|
BEYİN
Beyne dair bir yazı dizisi şeklinde olmasını düşündüğüm bu
bölümde , daha önce okuyup gayet ilgi çekici ve yararlı bulduğum
, dünyaya bakış açınızı bir kez daha sorgulamanızda etkili
olabileceğine inandığım , birtakım nörofizyolojik ve psikiyatrik
araştırmaları konu alan yazıları ilginize sunacağım . Bu amaç
doğrultusunda ilk olarak ; beynin , yarım saniyelik bir fark ile
geçmişte yaşayan bilince , dengesini kaybetmemesi için , “Sen
aslında şu anda yaşıyorsun” yalanını söylemesini dile getiren
aşağıdaki yazıyı ele alacağım .
BİLİNÇ BEYNİN KUKLASI
NÖROFİZYOLOGLARA
GÖRE ATTIĞIMIZ HER ADIMI BEYİN YARIM SANİYE ÖNCE KARARLAŞTIRIYOR
Kararlarımız, seçimlerimiz önceden mi
belirleniyor? Benliğin sırrını çözmeye çalışan nörofizyologlar
bilincin herşey olup bittikten sonra devreye girdiğini keşfetti:
Öyleyse, hep geçmişte yaşıyoruz ve bilincimiz, yaşananları yarım
saniye sonra gösteren bir "monitör" gibi...
Sibernetik uzmanı ve bilimkurgu yazarı Stanislav
Lem, "Yıldız Güncesi" adlı öykü kitabında bir mucitten söz eder.
Bu mucidin evinin altındaki laboratuarda, yavaşça ve sürekli
olarak dönen bir varile sayısız kablolarla bağlı 12 adet kutu
vardır. Mucit, ziyaretine gelen yeğenine gördüğü mekanik
kutuların her birinde bir insanın yaşadığını söyler. "Nasıl
olur" diyen şaşkın yeğenine açıklamaya başlar:
"Varil, kutu - insanların kendi dünyalarında
algıladığı bilgileri gönderiyor. Zaten algıladığımız dünya,
beyinde belirli noktaların hafif bir elektrik akımıyla
uyarılması değil midir? Ben senin beyninde gül kokusu için
oluşturulan noktayı uyarsam, ortada gül olmadığı halde gül
kokusu aldığını sanırsın. Kutularımdaki insanlar da öyle. Dönen
varilden, onlara kendi dünyaları için gerekli tüm bilgiler
ulaşıyor. Her biri ayrı bir kişi; başka insanlarla konuşuyor,
dünyasında gökyüzünü görüyor, gerektiğinde acı çekiyor ya da
aşık olabiliyor. Dünyaları tıpkı bizimki kadar gerçek.
İçlerinden biri öğretmen. Hatta bir papaz bile var..."
Mucidin en sevdiği kutu - insan ise kendi
dünyasının delisi. Israrla herkese, kendilerinin yaşamadığını,
gerçekte birer kutu olduklarını ve birisinin onları varetmek
için gerekli algıları gönderdiğini anlatmaya çalışıyor.
Kararı veren "Ben" miyim?
İnsanoğlunu diğer türlerden ayıran en önemli özelliği "bilinci."
Ancak çok eskilerden beri çözülmeye çalışılan bu sırrı ne
filozoflar, ne anatomi bilginleri ne de günümüzün
nörofizyologları aydınlatabildi. Fransız filozof Rene
Descartes'ın, "Düşünüyorum, öyleyse varım" diyerek bilincin ve
hür iradenin zaferini ilan ettiği ve ruhu bedenden ayırdığı
dönemden üç yüz yıl sonra, benlik araştırmacıları ve nörologlar
tersine bulgular elde ediyor.
Gelişmiş yöntemlerle beyin üzerinde
yapılan deneylerde, benliğin sır perdesi aralanmak bir yana,
daha da gizemli bulgular ortaya çıkıyor. Bunlardan en çok
tartışılanı, Benjamin Libet'in deneyleri. Kaliforniya
Üniversitesi'nde nörofizyoloji profesörü olan Libet, beyin
ameliyatlarının narkoz verilmeden, yani hastanın bilinci tamamen
yerindeyken yapılabilmesinden yararlanıyor. Libet, bilimkurgu
yazarı Lem'in öyküsündeki mucit gibi deneklerin beyinlerini
küçücük elektrik akımlarıyla uyarıyor. Onlar da beyinlerinde
uyarılan bölgeye göre bir melodi veya tanıdık bir ses duyuyor ya
da "başlarından geçmiş" bir olayı algılıyorlar.
Buraya kadar herşey yolunda. Çünkü
Dünya'nın Güneş etrafında döndüğü nasıl artık gizemli olmaktan
çıktıysa, tüm düşünce ve algıların kontrol merkezinin de beyin
olduğu uzun zamandır biliniyor. Ancak Libet, büyük beynin dış
kısmında (cortex) yine bazı noktaları uyararak deneklerde
ellerine dokunulduğu algısı yarattığında onlar, bu "dokunuşu"
neredeyse yarım saniye önce hissettiklerini söylüyorlar.
Kader yarım saniye önde
Bu imkânsız gibi görünen olgunun Libet'e göre tek açıklaması şu:
"Normalde tüm algılar beyne iletiliyor. Burada bilinçaltında
değerlendirilip yorumlanırken, ben(lik) hiçbir şeyin farkında
değil. Muhayyilemizde canlanan, yani farkına varabildiğimiz
bilgilerse epeyce uzun bir gecikmeden sonra, cortex'e -bilincin
konuşlandığı bölgeye- gönderiliyor."
Tabii tüm olup bitenlerin, yani kısa
süre öncesinde de olsa geçmişte yaşadığımızın farkında olsak,
insan dünyayı sürekli rüyada gibi algılardı. Hatta muhtemelen bu
tutsaklıktan kurtulmaya çalışan her insan, en az Alman filozof
Martin Heidegger gibi giderek soyutlaşan düşünceler üretmek
zorunda kalırdı.
Görevlerinden biri bizi bu korkunç
çıkmazdan korumak olan beyin, bu yüzden zamanı bilincimiz için
yeniden düzenler. Yani Libet'e göre benliğe, şimdiki zamanı
yaşadığı yalanını söyler. Libet, deneklerinde beynin dış
bölgelerini doğrudan uyardığında bilinç, bir dokunuş olduğunu
kaydeder, alışık olduğu her zamanki işlem süresini hesaplar ve
sonucunda dokunuşun yarım saniye önce gerçekleştiği kararına
varır.
Libet'in bundan sonraki deneyleriyse
insanın hür iradesine olan "inancını" yıkacak nitelikte.
Araştırmacı, deneklerden parmaklarını hareket ettirmelerini
ister. Hareket anını kendileri belirleyecektir. Bu esnada
beyinlerindeki faaliyet izlenir. Ve yine, içine "kader" gibi
rasyonel olmayan kavramları bile sığdırabileceğimiz, o neredeyse
yarım saniyelik gecikmeye rastlar. Denekler parmaklarını hareket
ettirmeye karar verdikleri andan önce, ilgili beyin hücreleri
faaliyete geçmiştir.
Bilinçaltını, hakkını vererek divana
yatıran Dr. Sigmund Freud bile günlük yaşamın bu derece
bilinçdışı geliştiğini akıl edememiştir. Örneğin önünüzde duran
kahve fincanından bir yudum almaya karar verdiğinizde, öyle bir
kararı "tek başınıza" verdiğinizi sanıyorsunuz. Ya da sabahleyin
dolaptaki kazaklarınızdan mavi baklava desenli olanını
seçerken... Oysa beyniniz, sözkonusu kazağı giymeyi
düşündüğünüzden saniyenin en az üçte biri kadar önce hangisini
seçeceğinize karar vermiş ve gerekli mekanizmaları çoktan
çalıştırmaya başlamıştır.
Cinayetin işlendiği an
Bu durumda, Dorris Dörrie'nin "Ben ve O" filminde kendi aralarında
konuşan ve sahiplerine sormadan karar verebilen cinsel organlar
gibi, beyinlerin de kendi kafasına göre "yaşadığı" bir dünyada
mı yaşıyoruz? Benliğimizin son alınan kararları salt bir tür
monitör gibi yansıttığı bir dünya...
O halde "ben" kimdir? Deneysel
yöntemlerle çalışan bilinç araştırmacı nörofizyologlar bile
ortaya çıkan sonuçlar karşısında ister istemez kendilerini
felsefi yaklaşımların içinde buluyorlar. "Descartes'ın
Yanılgısı" adlı kitapta düşüncelerini toparlayan Profesör
Antonio Damasio da, Libet'in "geçmişte yaşadığımız" görüşüne
katılıyor. Iowa Üniversitesi'nde araştırmalarını sürdüren
nörolog, "Şimdiki zaman asla mevcut değil. Dünyayı algıladığımız
benlik, olayları her zaman geriden takip ediyor. Dolayısıyla
varoluş, bilinci biçimlendiriyor" diyor. Descartes'ın "ruh ile
bedeni birbirinden ayırarak" hata ettiğini savunan "Altın Beyin
Ödülü" sahibi Damasio'ya göre; "Varım, bu yüzden düşünüyorum."
Peki şimdi bu yeni gerçekler ışığında, cinayet işleyenler bile
savunmalarında "Tetiği çeken aslında ben değildim" derse ne
yapılacak? Yargıç, beyninde zaten alınmış bir kararı
uyguladığını gören kişiyi cezaevine gönderdiğinde, suçu
"geçmişin monitörlüğünü" yapmak olan bilinci fazlasıyla
cezalandırmış olmayacak mı? Bir diğer olasılık, nörofizyolog ve
felsefeci psikiyatristlerden oluşan bir heyetin, sanığın ne
derece bilinçli davrandığını değerlendirmek amacıyla o yarım
saniyelik süre içinde benlikle bilinçaltı arasındaki bağı
"ölçmesi." Suçluluk derecesi tabii bu ölçümlere göre
değerlendirilecek. Buradaki tek sorun, bilinçaltı bir kere
incelenmeye, dolayısıyla yargılanmaya başladığında, yargıcın
beyninin bile sanığınkinden çok daha büyük suç unsuru
oluşturabileceği. Çünkü bilinçaltında işlediğimiz suçları,
yaptığımız zinaları ya da kötülükleri tahmin etmek bile çok güç.
En
Gelişmiş Bilgisayar
Durmaksızın çalışan beyin, yeryüzünde en gelişmiş bilgisayarın
bile ulaşamadığı bir kapasiteyle yüz milyonlarca bilgi birimini
değerlendiriyor. Nörologlar, yalnızca gözlerden her an on milyon
dolayında bit'in beyine ulaştığını tahmin ediyor. Hatta
dışarıdan hiç bilgi almaması, "karanlıkta" kalması dahi akıl
almaz şekilde çalışmasına engel değil. Bedenin hormonal
dengesinden sindirimle dolaşım sistemlerine ve tüm kas
hareketlerine dek herşeyi o yönetiyor. En küçük sesi bile
kaydedip değerlendiriyor. Oysa bilincin bundan haberi olmuyor.
Duyulardan beyne akan bilgi selinin bilince ulaşan bölümü,
yalnızca çok küçük bir oranı. Zaman zaman aklımıza bir fikir ya
da unutulan bir isim geldiğinde ise benliğe bir anlığına,
sürekli hareket halindeki bilinçaltından bir bilgi kırıntısı
ulaşmış oluyor.
Yazar :
Melih Kafa
Dergi İçin Hazırlayan : Algı Kapanı
|